KORKMAYALIM ÜSTESİNDEN GELEBİLİRİZ

Türkiye sancılı bir dönemden geçiyor. 15 Temmuz felaketinin yarattığı olumsuzluklar, iş dünyasında tereddütlere yol açtı ancak gelişen zaman içinde tereddütler kafalardan silinmeye başlanmış görünüyor. Tam normalleşme dönemi sürecinin hızlanması için bu yazının yazıldığı tarihte dört ay geride bıraktığımız 15 Temmuz felaketinin artçılarını hatırlamakta fayda var.

İş dünyasının tereddütlerine baktığımızda:

Korku,

Güven duygularının zayıflaması,

Ticaret hacminin daralması,

Doğruluğu kesinleşmemiş söylentiler,

Kim kimdir endişesi ile ticaretlerin zorlaştırılması,

sanki önemli sorun yumağı var gibi algılandı.

Bankaların tereddütlerine baktığımızda:

Müşterilerinin daha önce bilinmeyen pozisyonları,

Bankaların aldığı risklerin artma endişesi ile

Kredilerin kullandırılmasında zorluklar yaşandı,

Limitlerin kısılması olağan hale getirildi,

Müşterinin katlandığı maliyetler yükseldi,

İlave teminat talepleri arttı,

Çekleri kabul etme konusunda çekimser davrandılar,

Kredileri geri çağırma olayları işitildi,

Banka yöneticileri, işlemler için sorumluluktan kaçındılar,

Belirsizlikler kâbus gibi bankaların üstüne çöktü,

KHK’ların getirdiği yükümlülüklerden çekindiler,

Doğrulanması mümkün olmayan dedikodulardan etkilendiler

  1. gibi sorunlarla karşılaştılar.

Bürokratların çekincelerine baktığımızda:

Göreve devam edememe endişeleri,

Kim kimdir endişesi ile iş ve işlemleri aksatması,

Sorumluluk almak istememeleri,

Yönetmelikleri olumsuz yönde yorumlamaları,

Yavaşlayan kamu hizmetleri.

Burada bir kısmını sıralamaya çalıştığımız faktörler, ekonomide yaşanan sıkıntıların kaynağı oldu. Peki, sıkıntıları yaşadık ama her şey olağan akışında devam ediyor. Ülkemizin büyümesi hedefleri gerçekleşiyor. Üçüncü çeyrek bilançoları yayınlandığında, olağan gelişmeler görülecektir. Üretim ve ticaret devam ediyor; iş arayan işsizler, eleman arayan firmalar berdevam. Bir başka ifade ile 15 Temmuz öncesi iş hayatımızı devam ettiriyoruz.

Her zaman anlatmaya çalıştığımız gibi; “İş hayatında sorun yaşanması olağandır, asıl olan bu sıkıntıların üstesinden gelecek moral ve yetenek sahibi olarak sorunların esiri, hatta parçası olmak yerine, çözümün öncülerinden olmak görevimizdir.” anlayışı egemen olsaydı, büyük ihtimalle bu sorunları bu ölçüde yaşamazdık.

15 Temmuz’a dönelim;

Vatansever halkımız göğsünü namlulara siper etti,

Zırhlı araçlara karşı durdu, hareketlerini engelledi,

Haftalarca meydanlarda darbecilere meydan okudu,

Toplumsal ayrımcılık hareketlerine girişmedi.

İş dünyamıza gelince;

Devletimizin yanında durdu,

Ekonomik çöküş yaşanmasına izin vermedi.

Ama sıfır zarar ile atlatma konusunda bekleneni veremedi. Yukarıda sıralamaya çalıştığım faktörler ayak bağı oldu. Kim kaybetti? Durağanlığı seçen iş insanları kaybetti, dolayısıyla ülkemiz kaybetti. Kim kazandı, durağanlık yerine, hamlelerine devam edenler kazandı.

İçinde bulunduğumuz olağanüstü şartların, fırsata dönüşmesi hedefine kilitlenmemiz ve gereğini yerine getirmemiz lazım. Yaşamakta olduğumuz süreçleri iyi okumak için soruları kendimize soralım:

– Dünya 5’ten büyük ne demek?

– 5 olarak tarif edilenler ve yardakçıları Türkiye’nin gelişmesini ister mi?

– 5, Türkiye’nin IMF kıskacından kurtulmasını kabul eder mi?

– 5 ve yardakçıları kendi nüfusu artmaması, dolayısıyla yaşlanması karşısında; nüfusu artan, gençleşen Türkiye’nin gelişmesini ister mi?

– 5 ve yardakçıları bizi rahat bırakır mı, engellemeleri devam eder mi?

– 5 ve yardakçılarının Türkiye düşmanlarını koruyup desteklemesi ne anlama gelmektedir?

– 15 yıl önceki kişi başı milli gelirin 3.000 $’dan 10,000 $’a çıkması kimleri rahatsız eder?

– IMF kıskacına alarak memura yapılacak zammı, petrolün fiyatını, faiz oranlarını ve hatta emekli maaşını bile belirliyorlar.

– Türkiye’nin kredi notu hangi amaçla düşürülüyor?

– Kimler terör olaylarına demokrasi sıfatı yakıştırıyor?

– Suriye’de, Irak’ta, Güneydoğu’da felaket saçan teröristlerin silahlarını kimler veriyor?

– Türkiye’nin başına bela olmaya devam eden FETÖ mensuplarını kimler koruyor?

– Türkiye’nin gerçekleri dikkate alındığında, iş dünyasına düşen görevler neler?

– 15 Temmuz destanını yazan vatanseverler gibisi başka hangi ülkede var?

– Güçlü Türkiye’nin güçlü ekonomi ile gerçekleşeceği gerçeğinden yola çıkarsak, ekonomiyi kimler güçlendirecek?

Bu soruların cevabını bulduğumuzda;

– Neden güçlü Türkiye gerekli?

– Güçlü Türkiye için güçlü ekonomi,

– Güçlü ekonomi için, iş dünyasının başarıları,

– Bürokrasinin pozitif yaklaşımları,

– Siyasetin moral verip motive eden uygulamaları ile

kendiliğinden ortaya çıkacak ve iş dünyasının durağan anlayış yerine, atılgan anlayış içinde olması gerçeği tüm açıklığı ile kabul edilecektir.

Bu yazımın ana fikri, durağanlığı seçenler gerilerde kalıyor; hesaplarını doğru yaparak normal iş süreçlerine devam edenler ise hem kazanıyor, hem ilerliyor, aynı zamanda ülkemizin gelişmesine katkı sağlıyor.

Unutmayalım, dünya hızla değişiyor. Olmaz dediğimiz şeyler oluyor. İşte ABD başkanlık seçimi, kimsenin olmaz dediği Trump başkan oldu. Olur dediğimiz şeyler olmayabiliyor. İşte AB süreçleri. Anlaşmalar yapıldı ama AB anlaşmalara uymuyor. Bizler de olmazları olur yapacak azim ve irade ile var gücümüzle çalışmalıyız.

Sağlıklı, başarılı, verimli günler dileğimle…

Nafi GÜRAL

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

GÜÇLÜ TÜRKİYE GÜÇLÜ SİYASİ İRADE İLE GERÇEKLEŞİR

Kütahya İş Dünyasının Değerli temsilcileri,

Uzun zamandan beri başkanlık sistemi konuşuluyor. Önümüzdeki aylarda konuşmalar daha yoğunluk kazanacak ve Meclis’ten çıkması beklenen ana yasa değişikliği için bir kaç ay sonra sandık başına giderek kararımızı vereceğiz.

Her düşünceyi temsil eden siyasilerimiz ve yelpazenin her köşesindeki medya bu konuyu enine boyuna tartışıyor. Vatandaşlar olarak da bizler, bu söylemlerden sonuç çıkarmaya çalışıyoruz.

Güncel dinlediklerimi bir tarafa bırakıp, iş hayatına atıldığım 1961 yılından bu yana yaşadıklarımı değerlendirerek çıkardığım sonucu sizlerle paylaşmak istiyorum.

1961 yılından bu yana 41 hükümet kuruldu,

Bunlardan 25  tanesinin 4 ile 12 ay arasında ömrü oldu.

Uzlaşma sağlanamadığı için ömürleri kısa olan hükümetler buhranların kaynağı oldu, 55 yılda 41 hükümet kurulduğu dikkate alınırsa, hükümetlerin ortalama ömrünün 16 ay olduğunu görürüz. Ayrıca, transferlere dayalı  hükümetler kurulduğunda, zararını ülkemizin çektiği  unutulmadı.

Cumhurbaşkanlarımıza gelince,

İlk Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk,

Vefatından sonraki 2. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü,

Çok partili dönemin ilk Cumhurbaşkanı Celal Bayar.

1961 den bu yana;

  1. Cumhurbaşkanımız Cemal Gürsel, Askeri ihtilal sonucu Cumhurbaşkanı oldu.
  2. Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay, Asker.
  3. Cumhurbaşkanımız Fahri Korutürk, Asker. Korutürk’ün  görev süresi dolduğunda, kilitlenen parlamento yeni Cumhurbaşkanı seçemediği için 5 ay boyunca  İhsan Sabri Çağlayangil vekil olarak Cumhurbaşkanlığı görevini deruhte etti. Emaneten temsil ettiği için hayati yasalar çıkartılamadı. Aynı zamanda bu durum 12 Eylül’ün gerekçeleri arasında yer aldı.
  4. Cumhurbaşkanımız Kenan Evren, Asker. İhtilal anayasasının getirdiği Cumhurbaşkanı, ihtilal dönemi 82 anayasası ile Cumhurbaşkanına geniş yetkiler tanındı.
  5. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal. Siyasi arenalarda yaşanan politik çirkinliklere rağmen, 37 yıl aradan sonra ikinci sivil Cumhurbaşkanı. Göreve başlamış oldu.
  6. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel. Aynı çirkin siyasetin yaşanmasından sonra göreve gelen üçüncü sivil Cumhurbaşkanımız.
  7. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, ana yasa mahkemesi başkanı. Siyasi partiler siyasi/sivil isim üzerinde anlaşamadıkları için Cumhurbaşkanı seçildi.
  8. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül. Parlamento anlaştı, 4. Sivil Cumhurbaşkanı olarak göreve seçildi.
  9. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, çok adaylı seçim ortamında %51 halk oyu ile seçilen ilk Cumhurbaşkanı’mız.

Şimdi bu tabloya bakıyorum, hem hükümetlerin kurulması, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geçmişteki kötü tecrübeler tekrar tekrar yaşanıp, Türkiye’nin önü  kesilmeye devam etmeli mi, yoksa bu sıkıntıları ortadan kaldıracak köklü çözüm bulunarak Türkiye’nin gelişmesi şahlanmalı mı?

İşte bu noktada başkanlık ihtiyacı gündeme geliyor.

İşte bunun için başkanlık sistemine ihtiyacımız var.

Başkanlık sistemi olduğunda şimdiye kadar yaşanan siyasal sorunların oluşması engellenmiş olacak.

Dikkat ederseniz günümüzde sistem tartışılmıyor, kişi tartışılıyor.

Geçmiş dönemlerde de sivil siyasi kişiler tartışıldığı için seçtiklerimiz değil, memurlar Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdular.

Seçtiklerimizden, Özal ve Demirel de çok tartışılmıştı. Ama seçildiler. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, onlar da başkanlık sistemini gündeme getirdiler ama aynı red cephesi tartışılmasına bile fırsat vermediler.

Liyakatların değil, isimlerinin tartışılması hala mazur  görülemeyecek davranışlar olarak zihinlerimizde yer etti. Kişiyi tartışmanın yararı olmadığını, zararının büyük olduğunu düşünüyorum. İnsan ömrü ile devlet ömrü kıyaslanamayacak kadar farklıdır. Yüz yıllar sürecek devlet ömrü içinde  insan ömrü nedir ki? Devlet ömrü içinde yüzlerce de Başkan seçilecek ve görev yapacak. Bir anlamda ilk başkanlık seçimi bir başlangıç olacak. Geçmişte yaşadığımız sıkıntılar tekrar etmeyecek, gelecekte görev yapacak Başkanların seçilmesinin de yolu açılmış olacaktır.

Güçlü Türkiye güçlü siyasi irade ile gerçekleşir.

Günümüzde güçlü siyasi irade olmasaydı 15 Temmuz vatana ihanet teşebbüsü başarıya ulaşırdı ve hepimiz darbe terörü altında ezilir yok olup giderdik.

Türkiye’nin en sorunlu zamanlarında sandıklar açıldığında çözüm ortaya çıktı. Gene iş vatandaşa düşüyor, iradesi ile yeni ana yasayı onaylarsa, zaten içinde yer alacak başkanlık sistemi ile birlikte güçlü siyasi iradenin oluşacağını ve ülkemizin güçlü ülkeler arasında yer alacağını düşünüyorum. Şahsen, yukarıda yazmaya çalıştığım sıkıntıları ne kendim ne de ailemin fertlerinin tekrar yaşamalarını asla arzu etmem. Önümüze konulacak sandıklardan, ülke ve vatandaşlarımız için yeni yeni siyasi, sosyal ve ekonomik sorunların yaşanmayacağı güçlü Türkiye fırsatının çıkmasının toplumsal fayda olduğunu düşünüyorum.

Bu vesile ile Kütahya iş dünyasına aileleri ile birlikte sağlıklı günler, iş hayatında verimli kazançlar dilerim.  25/10/2016

Nafi Güral

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

15 TEMMUZ FELAKETİ, İŞ DÜNYASININ AZİMLİ DİRENCİ SAYESİNDE KOLAY ATLATILDI

 15 Temmuz felaketinin yarattığı psikolojik, sosyolojik, ekonomik şok etkisinin dağılmaya başladığını hep beraber sevinerek görüyoruz. Her üç faktör, iş dünyamızı olumsuz anlamda etkileyebilecek olmasına rağmen, iş dünyasının azimli direnci sayesinde, bu şok kolay atlatıldı. Sade vatandaştan farklı olarak üstlenmek zorunda olduğumuz, ekonomik görevlerimizi canla başla devam ettiriyoruz.

“MOODY’S NOT İNDİRİMİ, ÜLKEMİZE KARŞI YÜRÜTÜLEN YIPRATMA, ZARAR VERME POLİTİKALARININ SONUCUDUR. ÜLKEMİZDEKİ YATIRIMLARA ZARAR VERECEK BİR KARAR DEĞİLDİR”

Hayat devam ediyor, devam ederken de, her gün yeni gündemlerle karşılaşıyoruz. Son günlerin gündeminde iki yeni madde var:

-Birincisi, Moody’s kredi derecelendirme kuruluşunun not indirimi,

-İkincisi ise kredi kartları uygulamalarındaki rahatlatma ile piyasada yaratılmak istenen canlılık.

Moody’s not indirimi ülkemize karşı yürütülen yıpratma, zarar verme politikalarının doğal sonucu. Batı ülkeleri, güçlü Türkiye ve güçlü lider istemiyor. Zarar verebilmek için elindeki bütün kozları insafsızca kullanıyor. Ancak, bu girişimin sahibi ülkelerin bekledikleri zararların, bekledikleri ölçüde olmasını  tahmin etmiyorum. Zira ülkemize gelecek sermaye ve krediler için, bu gibi not indirimlerinin siyasi olduğunu biliyoruz. Sermaye sahipleri, not indirimini değil, kendi çıkarını gözeterek karar veriyor. Aslına bakarsanız, yabancı sermaye için Türkiye bir cennet, gelişmiş ülkelerde parasını değerlendirecek ortam yok, Türkiye de çok. Bu nedenle, bu not indiriminin ülkemize çok da zarar verecek bir karar olmadığını düşünüyorum.

“HÜKÜMETİMİZİN YENİ DÜZENLEMELERİ VE BORÇLARA SAĞLADIĞI YAPILANDIRMA FIRSATI İLE PİYASALAR HAREKETLENECEK, EKONOMİ CANLANACAK”

Kredi kartları uygulamalarındaki rahatlatmaya gelince;

Kısa vadede ekonomiyi canlandıracak, piyasalar hareketlenecek, satışlarımızın ve cirolarımızın artışı  oranında, üretim artacak. Ancak, şunu unutmayalım,  üretim beklenenden daha çok artmaz ve sürdürülebilirliği olmaz ise ileride tekrar sıkıntı yaşayabiliriz.

Kredi kartları ile ilgili verilere göz atalım:

-Vatandaşın daha fazla borçlanmasının, dolayısıyla harcama yapmasının önü açılıyor. Hükümetimiz, bu kararı ile risk almak pahasına, piyasada canlanma olmasını bekliyor. Hükümetimizin bu kararının hedefine ulaşması için vatandaşlarımıza düşen görev, ithal yerine yerli malı kullanarak istihdamın önünü açması. İş dünyasına düşen görev ise yerli malı üretimin artması, yerli malı satışının ön planda tercih edilmesidir.

– Ülkemizde 24 milyon kişi kredi kartı kullanıyor,

– Kredi kartı ile alış veriş, yıllık 80 milyardan fazla,

– Kredi kartına bağlı taksitli alış verişe 2013 yılında yeni düzenlemeler getirildi, yapılan düzenleme sonrasında  2016 yılında yıllık 48 milyar lira olan taksitli alış veriş, 33 milyar liraya geriledi,

– Yeni düzenleme ile kredi kartlarının harcama limitleri yükseltildi,

– Taksit sınırı, 9 aydan 12 aya uzatıldı,

– Cep telefonu, akaryakıt ve gıdada taksit olmaması ilkesi devam ettirildi.

– Özellikle kart limiti 3 bin lira altındaki kredi kartı sahiplerinin birikmiş 14 milyar borcu, 6 yıla yayılarak, yeniden yapılandırılması imkânı getirildi. Böylece borçlulara nefes aldırıldı.

Bunların dışında;

– 1 Ocak 2016 itibariyle uygulanan yeni asgari ücretin, büyüme üzerinde olumlu etkisi olduğu,

– Ülkemizde 11 milyon kişi tarafından kullanılan bireysel kredi vadelerinin, 3 yıldan 4 yıla çıkarıldığı,

– Konut edinme kredi faizlerinin düşürüldüğü, %75 olan kredi oranın %80 olarak değiştirilebileceği,

gibi düzenlemeler yapıldı. Ancak, bilinmelidir ki kredi kullanılması, bankaların zorunlu yasal görevleri olmayıp, performansa bağlı olarak kullanılabilecektir.

“ŞEHRİMİZİ VE ÜLKEMİZİ ZENGİNLEŞTİRMELİYİZ”

Her zaman söylediğimizi tekrarlayalım:

– Ülkemiz zenginleşmezse, vatandaşın borç ödemesi zorlaşır.

– Ülke zenginleşirse, yabancı ülkelerin Türkiye üzerindeki emelleri törpülenir.

– Ülkenin zenginleşmesinin doğal sonucu olarak halk zenginleşir.

– Zenginleşmenin temelinde üretim ve istihdam vardır.

– Üretim için yatırım, yatırım için sermaye ve müteşebbis gereklidir. Üretim artarsa istihdam artar, gelir artar, hem fert, hem ülke zenginleşir.

Söz istihdamdan açılmışken, istihdamın temelini oluşturan yatırımcılardan da söz edelim.

Bilindiği gibi, şehrimizde üç kulvarda istihdam imkânı var:

1- Özelleştirme yoluyla özel sektör olan ulusal sermaye yatırımları,

2- Kütahya da temelden yatırım yapmayı tercih etmiş ulusal sermaye yatırımları,

3- Kütahya’nın içinden çıkmış yerel sermaye yatırımları,

Her üç kulvardaki işletmelerimiz, çalışmalarını canla başla sürdürüyorlar.

Üretim ve istihdam artışının önemini kavramalıyız, üretim ve istihdamı artıracak, yerel, ulusal ve hatta global yeni yatırımcılar yaratmalıyız. Her zaman, her vesile ile dile getirdiğimiz beş erk bir araya geldiğinde, işimizin ne kadar kolay olacağını hep beraber göreceğiz.

“6736 SAYILI BAZI ALACAKLARIN YENİDEN YAPILANDIRILMASINA İLİŞKİN KANUN’DAN MUTLAKA YARARLANIN”

Bildiğiniz gibi, mali mevzuat uygulamalarında mükellef lehine ciddi iyileştirmeler sağlanıyor. Halk arasında vergi barışı olarak anılan, 6736 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılmasına İlişkin Kanun hakkında bazı satır başlarından da söz etmemiz gerekirse şunları paylaşabiliriz.

Borçların Taksitlendirilmesi:

– Maliye Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Kurumu, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Oda ve Borsalar gibi kurumlardaki her türlü borçlarınızdan doğmuş olan gecikme faizi, ceza ve benzerlerinin silinmesi, anaparalarının taksitlendirilmesi imkânı getiriliyor.

Matrah ve Vergi Artırımı:

– Kurumlar Vergisi, Gelir Vergisi, stopaj, vb. son 5 yıl vergilerinizin matrah artırımı yapılarak, son 5 yıla ait defter kayıtlarının, incelemeden muaf tutulması imkânı getiriliyor.

İşletme Kayıtlarının Düzeltilmesi:

– İşletmede mevcut olduğu halde, kayıtlarda yer almayan emtia, makina teçhizat ve demirbaşlar kayıt altına alınabilecek.

– Kayıtlarda yer aldığı halde işletmede bulunmayan  emtia, makina teçhizat ve demirbaşlar kayıttan düşülebilecek.

– Kayıtlarda yer aldığı halde, işletmede fiilen bulunmayan kasa mevcudu düzeltilebilecek.

-Ortaklar cari hesabından ve buna benzer kanallardan şirket kayıtlarına girmiş nakitler, resmen kayıt altına alınabilecek.

Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması:

– Yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymetlerini Türkiye’ye getiren gerçek ve tüzel kişiler, söz konusu varlıkları serbestçe tasarruf edebilecek, hesap sorulamayacak.

– Gelir ve Kurumlar Vergisi Mükellefleri, Türkiye’de bulunan, ancak kanuni defter kayıtlarında yer almayan, sahip oldukları para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını, kanuni defterlerde kayıt edebilecekler.

Mutlaka yararlanmanızı tavsiye ederim.

Hükümetimiz tarafından iş dünyasına sunulan avantajlı ticari hayat ortamından, azami derecede yararlanmak için kolları sıvayıp, hazır olmalıyız.

Bu vesile ile hepinize iyi dileklerimi, selam ve saygılarımı sunuyorum.

Nafi Güral 

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

MARKA KENT KÜTAHYA

Marka kent olmaktan ne anlamak lazım? Öncelikle, bir kenti marka kent haline getirmekten sorumlu paydaşların mutabık kalacakları görüş birliği oluşmalı ve bu görüşler doğrultusunda hazırlanacak yol haritasına hizmet etmek anlamında, tüm paydaşların katkı sağlaması gerektiği gerçeğinden yola çıkarak çalışmalar sürdürüyoruz.

Görüyoruz, okuyoruz, bazı yerel yönetimler popülist çıkışlar yaparak, yönettiği kenti marka kent yapmayı vaat ediyorlar. Ancak pek azı başarılı olabiliyor. Başarılı olanlara baktığımızda, yöneticilerin vizyonu başta olmak üzere, huzur,  sahip olunan değerlerin ortaya çıkarılması, sosyal ve kültürel zenginlik, merak uyandırılarak gelme, görme arzularının tahrik edilmesi ile marka kent oluşumu sağlanabildiğini, bağlı olarak da, turizm başta olmak üzere yatırımların gelmesinin büyük ölçüde sağlanmış olduğunu görüyoruz.

Marka kent olmak için öncelikle toplum olarak istekli olmak ve gereklerini yerine getirmek için toplumun bütün katmanları ile bir arada, aynı idealler çerçevesinde, aynı hedefe yönelik olarak çalışılmasının gerektiğini biliyoruz. Bunun için, öncelikle yol haritası belirlenmesi gerektiğini, 5N 1K mantığı ile nerelerde, ne zamanlarda, neler, nasıl ve kimlerle birlikte yapmamız gerektiğini paydaşlarımıza anlatarak, stratejik fikir oluşmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Stratejik fikir temel ilkesi olarak;

  • Kütahya halkı
  • Sivil toplum kuruluşları
  • Üniversitemiz
  • Yerel yönetimler
  • Siyaset

olmak üzere beş erk ile, ekip çalışması yapılması gerektiğini düşünüyor ve bu düşüncemizi her vesile ile her ortamda dile getirerek hayata geçirilmesi için, var gücümüzle çalışıyoruz. Biliyoruz ki, beş erk bir arada olmazsa, hizmet üretilemez, hele hele bu erkler arasında uyuşmazlık olursa, kent durağan süreç içine girer.

Kütahya Valimiz Sayın Ahmet Hamdi Nayir’in, yerel dinamikleri, değerli milletvekillerimizin, hem yerel, hem de genel dinamikleri, bu istikamette desteklediklerini görmek, umutlarımızı artırıyor.

Kütahya, marka kent olmak için gerekli tüm faktörlere fazlası ile sahiptir. Özetlemek gerekirse:

Lokasyon ve ulaşım kolaylığı olarak; 

Çok avantajlı coğrafi konumuna baktığımızda, İstanbul, Ankara, İzmir, Manisa, Antalya, Bursa, Balıkesir, Sakarya, Kocaeli, Denizli, Konya, Eskişehir gibi Türkiye ekonomisinin       % 70’ten fazlasını barındıran büyük şehirlere, 70 km. en fazla 350 km. yakınlıkta olması,

Yukarıda not edilen büyük şehirlerin pek çoğunda yaşayanların, Antalya yolculukları esnasında mutlaka kullanmak zorunda oldukları kara yolu ana arteri üzerinde olması,

Tarihi zenginliği olarak;

Kütahya, 7000 yıllık tarihe sahip. Pek çok medeniyetin gelmiş geçmiş olması, Frigya krallığı medeniyetinin izlerini halen görmenin mümkün olması,

Frigyalılardan sonra Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Selçuklu İmparatorluğu, Germiyanoğlu Beyliği, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu topraklarda yaşamış olması,

Efes’ten daha iyi korunduğu bilinen Aizonai antik kenti, asırlara meydan okuyarak hala dimdik ayaktadır. Aizonai’de dünyanın ilk borsasının olması, ilk toplu iş sözleşmesinin yapıldığına dair kitabelerin varlığı, Aizonai antik kentinin değerine değer katması,

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunun, Kütahya’nın Domaniç ilçesinde başlamış olması, Hayme Ana’nın, torunu Osman Gazi’yi salladığı Mızık Çamının halen muhafaza ediliyor olması,

Kurtuluş Savaşı’nın kazanıldığı, “Ordu’lar, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri”  komutunun verildiği 137.000 şehit verdiğimiz Dumlupınar meydan muharebesinin, Kütahya’nın Dumlupınar ilçesinde kazanılmış olması, çok sayıda şehitlik, anıt ve müze olması,

Doğal zenginliği olarak;

Yer altı zenginlikleri açısından, stratejik bor başta olmak üzere, 48 değişik madenin varlığı ve Türkiye’de en çok sayıdaki termal kaynağın Kütahya’da olması,

Topraklarının % 53 kısmının orman olması,

Jeotermal kaynaklarının zenginliği, Ilıca, Yoncalı, Murat Dağı, Eynal, Emet, Tavşanlı, Dereli kaplıcalarının varlığı.

Mimari zenginliği olarak;

Eski Kütahya evlerini tüm eski mahallelerde görmenin mümkün olması, buralarda tanıtım, yemek, hediyelik, müze imkânlarının sunulması.

Sanatsal zenginlik olarak;

Ata mirası çini sanatının geliştirilmiş olması, her evde mutlaka bir çini obje bulunması sayesinde, çininin itibarının korunması.

Arkeoloji Müzesi, Çini Müzesi, Sıtkı Usta Müzesi, Yer Altı Kaynakları Müzesi, Hava Er Eğitim Tugayı içinde, halka açık Arkeoloji Müzesi, Kossuth Müzesi ve 76000 parçadan oluşan NG koleksiyon binası gibi son derece değerli ziyaret yerlerinin bulunması,

Çok sayıdaki musiki ve resim çalışmaları yapılan topluluklar.

Değerler zenginliği olarak

Günümüzde Dönenler Cami olarak kullanılan, Konya’dan sonraki en değerli Mevlevi dergâhı olan Celâleddin Argun dergâhının Kütahya’da bulunması,

Evliya Çelebi’nin Kütahyalı olması,

Ermeni olduğu için kabul edilmesi tereddüt edilen, 2003 yılında Fransa’da heykeli açılmasıyla hatırlanan fakat hala kabul edilemeyen Kütahyalı Gomidas’ın, kabul edilmesi halinde turizm anlamında fırsat olması,

Kalaycılık, bakırcılar gibi, kaybolan mesleklerin son temsilcilerinin, hala işlerinin başında olan örneklerin varlığı,

250’den fazla yerel firmanın, şirket veya markası içinde “Kütahya” adının geçmesi neticesinde, zihinlerde yer bulması,

Eksilerimize baktığımızda, artılarımız olarak yukarıda sadece bir kısmını yazabildiğimiz fırsatların ekonomiye çevrilmesi konusundaki yetersizliğimizi görüyoruz.

Eksilerimizin bertaraf edilmesi için, halk, sivil toplum kuruluşları, üniversitemiz, yerel yönetimler ve siyaset erkleri bir arada, Marka Kent Kütahya hedeflerimize ulaşmak için, KUTSO olarak var gücümüzle çalışmaya devam ediyoruz.

Geleceğin marka şehirleri içerisinde, ülkemizden birçok şehrin bulunacağına ve bunlardan birisinin, Kütahya olacağına olan inancımız tamdır. Bunun ilk emareleri de görülmeye başlamıştır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan 2015 yılı İllerde Yaşam Endeksi verilerine göre Kütahya, Türkiye’nin en iyi 4. ili konumundadır.  Bu durum, Kütahya adına sevindirici ve ümit vericidir. Ancak marka şehir olma yolunda alınacak mesafe, gidilecek uzun bir yol mevcuttur.

Cumhuriyetimizin 100. yılı ve Hükümetimizin 2023 vizyonu içerisinde, ülkemizin ulaşması gereken hedefleri olduğu gibi, Kütahya’nın da bu vizyon ekseninde kendi hedeflerini belirlemesi ve bu hedefe ulaşma yolunda gayret göstermesi önemlidir. Başta, Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası (KUTSO) olarak bizlerin, yerel yönetimlerimizin, sivil toplum kuruluşlarımızın, üniversitemizin ve siyasi aktörlerin birlik ve beraberlik içinde uyumlu çalışması ve “ben” değil “biz” düşüncesinin geliştirilmesi ile mesafeler kısalacak ve zenginleşen, daha fazla istihdam üreten ve marka şehir olma yolunda önemli adımlar atan yeni bir Kütahya doğacaktır.

Nafi GÜRAL

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası (KUTSO)

Yönetim Kurulu Başkanı

KÜTAHYA EKONOMİSİNE BİR BAKIŞ

Türkiye sancılı  bir dönemden geçiyor.

Bu dönemi en az zararla kapatabilmemiz için üstümüze düşen görevleri hatırlamaya çalışalım. Unutmayalım ki, ekonominin yavaşlamasının hem şirketlerimiz hem de ülkemiz için önemli bir risk olduğundan, toplumun bütün katmanlarının bu riskten etkileneceğinden şüphe yoktur. Bu nedenle, ticari hayatımızın normal akışında yavaşlama, duraklama, vb. gibi olumsuz etkiler yaratabilecek kararlarımızı dikkatle değerlendirmeli, hesabımızı doğru yaparak, kaldırabileceğimiz riskleri almak sureti ile olabildiğince normal ticari hayatımıza devam etmeliyiz. Yatırım ve harcama planlarımızı ertelememeliyiz.

 İçinde bulunduğumuz şartlara rağmen, Kütahya iş dünyasının üstüne düşen görev hem şirketlerimizi hem de ilimizi geliştirmek, böylece ülke ekonomisine katkıda bulunmak olduğuna göre, Kütahya ekonomisine bir başka pencereden bakıp değerleme yaparsak; Çevre Şehircilik Bakanlığı ve Kütahya belediyesi ortak çalışması ürünü olan “Kütahya Şehir Kimliği Çalıştayı, 2014” çok faydalı bir kaynak olduğunu göreceğiz. Çalıştay, Kütahya’yı çok iyi bilen, değişik meslek ve sosyal statüden 160 civarındaki katılımcı ile tamamlanmış, sonuç kitabı yayınlanmış. 

Çalıştay sonuç kitabından alıntı yaptığımız GZFT sonuçlarını yorumlamaya çalışırsak, faydalanabileceğimiz bilgilere ulaşabileceğimizi düşünüyorum. GZFT ye göre Kütahya’nın;

 A – GÜÇLÜ YÖNLERİ

 Kitaptaki Sıra nolarına göre;

 3- 35 çeşit madene sahip olması 

Gerçekten ilimiz maden varlığı açısından oldukça geniş kaynaklara sahip. Bu kaynakların işletilmesi için firmalarımız olarak veya partnerler bularak işletilmeye çalışılması önemsenmelidir.

 5- Çinicilik başkenti olması 

Evet, çinicilik başkenti. Ancak, sanat ile zanaatı birleştirerek çok önemli ekonomik değerler yaratılabilen bu hazineyi, olması lazım gelen şekilde değerlendirebildiğimizi söylememiz mümkün değildir. Az sayıdaki sanatçı çinicimizin yaptığı sanat değeri yüksek çinileri yapan firmalarımız sayı olarak artmalı, sektör hak ettiği ilgi ve değere ulaşmalıdır. 

 6- Porselenin başkenti olması 

Evet, Kütahya Porselenin başkenti, Türkiye’de üretilen porselenlerin %80’i Kütahya’da üretiliyor, yeni yeni üreticilerin çıkması sevindirici, aynı zamanda ticaretini yapanlar da sayı olarak artmalı.

 11- Metropollere yakınlığı 

350 km yarıçapında bir daire çizildiğinde, İstanbul, Ankara, İzmir, Denizli, Balıkesir, Bursa, Kocaeli, Sakarya, Eskişehir, Konya gibi büyük şehirleri içine alan coğrafyanın Türkiye’nin en gelişmiş bölgesi olduğu biliniyor. Büyük şehirlerdeki devasa pazarlara  üretici ve satıcı tedarikçi olmak avantajını iyi kullanmalıyız.

 15- Zengin Termal kaynaklar 

Gerçekten hem sayı, hem debi, hem de mineral zenginliği itibariyle son derece zengin kaynaklara sahip olan Kütahya’da, müşteri tercihlerine uygun standartlarda, çok geniş yelpazedeki değişik kapasitelerde, yatırım bedeline göre eşit karlılık sağlayan yatırım imkânı bulunmaktadır. İsteyenin pansiyon tarzında veya küçük kapasiteli oteller yapabileceği gibi, büyük yatırımlar da bu kulvarda kendisine yer bulabilir.

B – ZAYIF YÖNLERİ

 1- Girişimci ve yatırım eksikliği

2- Müteşebbis ruhun olmaması,

B 1 ve B2 çok düşündürücü. İş dünyası olarak bu mesaja kulak vermemiz lazım. Gereğini yapmak için kendimizi sorumlu tutmamız lazım. Demek ki, Kütahya halkı iş dünyasını böyle görüyor.

 5- Dışarıdan gelecek birisinin onları kurtaracağı saplantısı içinde olması 

Evet, toplumda böyle bir saplantı var. Nedense kendi içlerinden çıkaracakları yatırımcıları yüreklendirmekle beraber dışarıdan yatırımcı gelmesini arzu etmek daha faydalı bir yaklaşım olabilir

Dışarıdan gelen yatırımcı sıfatı ile değil de, ulusal sermaye olarak isimlendirdiğim sermaye ve az sayıdaki global sermaye yatırımları Kütahya’ya yetmiyor, daha fazla ulusal sermaye ve global sermaye gelmesi için daha çok çalışmamız gerekiyor. Ama aynı Zamanda özellikle mikro, küçük ve orta boy yerel dinamiklerimizin de yüreklendirilmesi için çok çalışmalıyız.

 7- Yerel halkın önemli bir kısmının asgari ücretli, emekli olması

Gene her zaman söylediğim, Kütahya’nın en önemli sorunu yeterince zengin olamaması gerçeğidir. Zenginliğin yolu yatırımlardan geçtiğine göre, yatırım potansiyeli olan tüm hemşerilerimizi yüreklendirerek teşvik etmemiz önem arz etmektedir.

 12- yaşamı cazip hale getirecek aktivitelerin eksikliği 

Kütahya’da yaşayan hepimizin ortak görevi, yaşamı cazip hale getirecek aktiviteleri yaratmak olduğunu kabul etmeliyiz.

 16- özelleştirme öncesindeki KİT’lerin özel girişimci sınıfın oluşmasını engellemesi, 

Ben bu gözleme katılmıyorum. Aslında bu imkânlar zamanında  fırsat olarak değerlendirilmeli idi. Kit’lerde çok değerli teknik elemanlar yetişti, işletmelerindeki makine ve teçhizatların yenilenmesini, hatta komple yeni tesisin montajını yapabilecek bilgi ve beceriye sahip olan teknik elemanların  çok azı iş hayatına atıldı, çoğunluğu birikimlerini gayrimenkul yatırımları olarak değerlendirdi. Çoğunluğu İş hayatına atılmış olsalardı, bu gün çok önemli makine üretim merkezi olabilirdik.

 24- Kurumlar arası koordinasyon ve iletişim eksikliği 

Her zaman söylediğimiz, halk, STK’lar, üniversitemiz, yerel yönetimlerimiz ve siyasilerimiz olarak isimlendirdiğimiz 5 erk’in bir araya gelmesi beklentimizin bir başka ifade tarzı olarak gördüğümüz bu saptamayı Kütahya’ya mesaj olarak  hatta talimat olarak algılıyorum.

 C – FIRSATLAR

 2- OSB’lerin varlığı 

İl genelinde 4 OSB bulunması, buralarda yatırım için arazi tahsis edilebiliyor olması, 5. OSB olarak Zafer OSB kuruluş çalışmalarının hız kazanması sevindirici. Bu demektir ki, yatırım için arsa bulunması sorun olmayacaktır.

 5- Zafer Kalkınma Ajansı ve TKDK

Her iki kurum Kütahya merkezli ve çok başarılı şekilde çalışıyor. Yararlanmak çok önemli, yeter ki, bu kurumlardan yararlanmayı isteyelim, gerisi kendiliğinden akıp gidiyor. Her iki kurumun uzmanları, yatırımcılar için olabilecek her türlü yaklaşımı gösteriliyor.

 6- Üniversite, Tıp Fakültesi 

Üniversitemiz ilim irfan dağıtmasının yanı sıra merkezde 40.000 öğrenci, ilçelerde 14.000 öğrenci ile çok önemli ekonomik katma değer sağlıyor. Öğrencilerimize yönelik vereceğimiz kaliteli hizmetler hem onların mutlu bir öğrencilik dönemi yaşamalarına hem de bu hizmeti verenlere işlerini geliştirmek imkânı sunmaktadır. Elbette Tıp Fakültesi üniversitemizin değerine değer katan çok önemli bir kurum. İzlediğimiz kadarı ile üniversitemiz her yıl kabul puanlarını yükseltmekte, tercih edilebilirlik ve eğitim değerini artırmaktadır. Üniversitemizin toplumdan beklentilerini iyi öğrenmeliyiz ve gereğini yerine getirmeliyiz.

 9- Hava alanı

Günümüzde vaz geçilmez ulaşım aracı olan hava taşımacılığı imkânlarının kullanılması, uluslararası uçuşlara imkân vermesi, çok önemli bir kazanımdır. Tarifeli seferlerin artması ile daha fazla fayda elde edileceği için, hava alanımızı olabildiğince çok kullanmalıyız, kullanılması için hepimiz gayret sarf etmeliyiz.

11- Ulaşım avantajı 

Önemli bir kara yolu güzergâhında olması, raylı sistem ve hava alanına sahip olması, Gemlik limanına yakınlığı önemli bir avantaj olarak faydalandığımız imkânlar olduğunu görüyoruz. Hızlı tren ve Ankara İzmir Otobanının Kütahya’dan geçecek olmasını müjdeleyen siyasilerimize  teşekkür ederiz.

D- TEHDİTLER

 1- iş olanaklarının sınırlı olması,

Bu tespit, Kütahya iş dünyasının yeterince iş imkânı sağlayamamış olduğunu gösteriyor, demek ki daha çok iş yeri açmalıyız. Daha çok iş yeri açılabilmesi için, potansiyeli olan yatırımcıları yüreklendirmek, teşvik etmek görevimiz burada da karşımıza çıkıyor.

 4- Halkın çalışma azminin ve hırsının az olması,

164 katılımcı bu konuda mutabık ise, demek ki, halkımız ile birlikte bizler de çok çalışmak, azimli ve hırslı olmak zorundayız.

 9- göç vermesi,

Göç, cazibeye yönelik oluşur, demek ki, çevremizde cazibe merkezleri var, biz de daha çok çalışarak şehrimizi cazibe merkezi haline getirip, göç alan il olmaya çalışmalıyız.

 14- Küçük ölçekli ekonomilerin çok fazla olması nedeni ile ölçek ekonomisinin yükseltilmemesi 

Her zaman ifade ettiğim gibi, mikro ve küçük işletmelerimiz biraz fazla. Çok çalışarak mikro işletmeleri küçük işletme, küçük işletmeleri orta boy işletme, orta boy işletmelerimizi de büyük işletme statüsüne taşımalıyız. Bu görev iş dünyasının en önde gelen sorumlulukları olduğunun kabul edilmesi ve gereğinin yerine getirilmesi lazımdır.

 15- Çevre illerin ekonomilerinin güçlü olmasının Kütahya’nın gelişmesini engellemesi

A-11 de, metropollere yakın olması güçlü yön olarak kabul edilmiş. Doğrudur. Bu tespiti tersine  çevirmeli, tehdit olmaktan çıkarıp, fırsat haline getirmeliyiz

 18- Halkın olumsuz ve karamsar bir bakışa sahip olması

24- insanların risk almaktan kaçınmaları

18 ve 24 değerlendirmeleri pek hoş olmayan bir tespit. Dikkatle yorumlanmalı, bu bakış açısından ders çıkartarak dünya görüşümüzü olumlu hale getirip, kaldırabileceğimiz riskleri alabilen bir yapıya ulaşmamız lazım.

Gönlüm arzu ederdi ki, bu saptamaların içinde eleştirilerle birlikte insanlarımıza, iş dünyasına moral ve motivasyon etkisi yaratacak destek mesajları da olsun, çok değerli ve faydalı bir çalışma olan çalıştay sonuç belgesi raflarda kalmasın, değerlendirilsin, paneller düzenlensin, her meslekten ve sosyal gruptan 164 hemşerimizin ve de uzmanların katıldığı  çalıştayın sonuç kitabını Kütahya’ya hizmet etmek isteyen her kes okusun. 

– Güçlü yönleri bizzat kendisi için kullansın, çevresine kullandırsın

– Zayıf yönleri güçlendirecek çalışmalara katılsın

– Fırsatları kendisi için değerlendirsin, çevresinin de değerlendirmesine yardımcı olsun

– Tehditleri ortadan kaldıracak çalışmaların paydaşı olsun.

 Ama bunları yaparken, asla ve asla hemşerilerimizi, yöneticilerimizi  incitecek, morallerini bozacak söz ve dedikoduların tarafı olmayalım, olanlar olursa, ikaz edelim, dahası, toplumda moral etkisi yaratacak yaklaşımlarla insanlarımızı yüreklendirelim. 

 Görüldüğü gibi, şehrimizin gelişmesinde en önemli aktörlerin Kütahya halkından ama iş insanı ama sade vatandaş, bizatihi Kütahyalının kendisi olduğunu görüyoruz. Bu sorumluluğun bilinci ile Çalışalım, çalışalım, çalışalım.

23/08/2016

Nafi Güral

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

15 TEMMUZ FELAKETİ

15 Temmuz 2016 gecesi halkımıza yöneltilen terör saldırısı akıl ve mantıkla açıklanamayacak ölçüde vahim bir başkaldırı olarak tarihteki yerini alacaktır. Canım Türkiye insanı, terörün pek çok çeşidine tanıklık etti ama ülkesinin ve ülke insanlarının korunması için kendisine teslim ettiği, bu hizmeti karşılığında maaş ödediği hainlerin, bu silahları bizatihi halkına yönelterek uyguladığı terör saldırısına ilk defa tanık oldu.

Bu teröristlerin, gasp ettikleri askeri kıyafetler içinde olmalarına bakarak asker olduklarını düşünmeyin. Asker gururludur, onurludur, asildir, fedakârdır, cefakârdır, vatanı için, vatandaşı için canını verir. Bu teröristlerin FETÖ orijinli lider kadroları ise “insan” bile denilemeyecek yaratıklar olduklarını göstermişler, vatandaşlarını katledip başta aziz Türk milletinin Meclis’i olmak üzere, devletin pek çok sayıdaki kurumlarını bombalamışlardır.

Bu terör saldırısının toplum üzerinde bıraktığı travma, özellikle çocukların ve gençlerin yaşamları boyunca unutamayacakları etkileri nedeni ile kişiliklerinin gelişmesi anlamında zafiyet yaşamaları riski vardır.

Yaşadığım bir örneği paylaşmak istiyorum. 15 Temmuz gecesi çocukların da dâhil olduğu sosyal bir toplantıda, saat 23:00 sularında davetlilerden birisi “darbe olmuş, cuntacılar yönetime el koymuşlar” dediğinde herkes şok oldu. Kimse inanmak istemedi, herkes telefonundaki haber kaynaklarına sarıldı, kimse bir şey bilmiyordu, sağlıklı haberlere ulaşılamıyordu. Lokaldeki televizyon açıldı, izlemeye başladık, bizler panik havasında iken 6-9 yaş arasındaki torunlarımın ağladıklarını neden sonra fark ettik. Ekranlardaki askerleri gören torunlarımın, “ne oldu, savaş mı oldu” sorularını yanıtlamaya, anlatmaya çalışırken “darbe ne demek, cunta ne demek” sorularını yönelttiler. Onları da cevaplarken, çocuklara has peş peşe soruların geldiğini gördük, “televizyonda gördüklerimiz düşman askeri mi?”

“Hayır Türk askeri”

“Bunları Türk askeri mi yapıyor?”

“Evet”

“Yalan söylüyorsunuz, Türk askeri yapmaz, bunlar düşman askeri, savaş çıktı, düşman askeri geldi”.

Yanımdaki torunlarımı inandırmakta zorlanırken, İstanbul’daki torunlarımdan ses geldi, “İstanbul’da silahlar ve bombalar patlıyor, korkuyoruz”.

Bunlar olurken, bir taraftan da KUTSO olarak tepkimizi koymamız lazım geldiğini biliyordum, Meclis Başkanımız ile mutabık kalarak, hemen bir bildiri kaleme aldık: “HALKIN İRADESİ ve DEMOKRASİ DIŞINDA HİÇ BİR İRADEYİ TANIMAYIZ. DARBE ASLA KABUL EDİLEMEZ BİR SUÇTUR. SEÇİLMİŞ PARLAMENTONUN VE HÜKÜMETİMİZİN YANINDAYIZ. GÜN, DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKMA GÜNÜDÜR.”

Saat 01:51’de tüm üyelerimize ve basına ulaşan bildiriyi yayınlarken, yanımdaki torunlarıma da okuttum, İstanbul’daki torunlarıma da gönderdim, ama tatmin olmadıklarını biliyordum. Zira, kafalarında “Türk askeri böyle yapmaz, bunlar olsa olsa düşman askeridir” inancı vardı.

Bunlarla uğraşırken bir de okulu ile yurt dışında lisan eğitiminde olan torunum aramaz mı, feryat figan, “neler oluyor” sorusuna cevap isterken, ailenin tüm fertleri perişan oluyorduk. Torunlarım bu korku ile gecenin üçüne kadar gözlerini kırpmadılar.

Bunları neden anlatıyorum? Minicik beyinlerinde, “Türk askeri böyle yapmaz” inancı var. Bu nedenle bunlar Türk askeri değil, terörist unsurlardır diyorum. Minik beyinler böyle düşünürken, yetişkinler de meydanları doldurarak en anlamlı şekilde tepki vererek kendilerini ifade ediyorlar.

Verilmiş sadakamız varmış, asil Türk milleti terör teşebbüsünü zamanında fark etti, teröristlerin kullandıkları silahlara karşı, elinde silah olmadan, sadece göğsünü siper ederek, yanında yer alan kahraman askerimiz ve polisimiz ile birlikte girdiği mücadelede verdiği 161 şehit pahasına teröristleri etkisiz hale getirip şanlı bir tarih yazarak, muhtemel benzer terör saldırılarının asla olamayacağını göstermişlerdir.

Terör saldırısı başarıya ulaşsaydı, ülkemizin ve insanlarımızın bir daha toparlanmayacak ölçüde felaket girdabına kapılması söz konusu olabilirdi. Allah korudu bizleri.

Bu olaydan çıkarılacak iki önemli ders daha var:

1- Sayın Cumhurbaşkanımız korkmadı, saklanmadı, kaçmadı, liderlik vasıflarını ortaya koyarak, halkına önce moral verdi, sonrasında meydanlara çıkarak ülkelerine nasıl sahip çıkacaklarını öğretti. Liderlik eğitimi, konferansı verenler için çok değerli bir model olduğu gibi, hepimiz bu modelin hayatımızda yer almasına özen göstermeliyiz.

2- Yasama, Yürütme ve Yargı’dan sonra dördüncü güç olduklarını kanıtlayan televizyonlar, önemli kamusal başarıya ortak olmuşlardır. Keşke hep böyle olsalar.

Yaşasın vatanını ve milletini seven demokrasi aşığı milletimiz, yaşasın kahraman askerimiz, polisimiz, yaşasın Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız, yaşasın milletinin emrinde ve hizmetinde olan tüm kamu görevlileri ve kurumlarımız.

Nafi Güral

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

HESAP YAPMA KÜLTÜRÜ VE İŞ HAYATINDA BAŞARI

Son zamanlarda Kütahya’da iş dünyasının gündemini işgal eden konulardan birisi de ilimizdeki işletmelerin yeterli seviyede gelişememiş olması, buna bağlı olarak kredi kullanımında yaşanan sorunlar ve bankalar ile olan problemli ilişkilerdir.

Bu yazıda mikro işletme seviyesinde başladığım iş hayatımın bana öğrettiği önemli prensiplerden birisini, bugün daha da geliştirerek uyguladığım ‘hesap yapma mantığı’ konusunu paylaşmak istiyorum. Mikro düzeyde bir işletmede başlayıp, elimde çanta, dolmuş, otobüs kullanarak  kapı kapı dolaşıp satış ve tahsilat yaptığım, sonra sırasıyla küçük, orta ve büyük işletme aşamalarının hepsinde kazandığım tecrübelerin paylaşılması olarak algılanmasını arzu ettiğim yazımın bu gözle değerlendirilmesi halinde ilimizdeki iş insanlarımıza daha faydalı olabileceğini düşünüyorum.

Sadece iş hayatında değil, yaşamımızın her aşamasında uymamız gereken birinci şart, hesabını bilmek, hesap yapmak ve yapılan doğru hesap doğrultusunda hareket etmektir. Bu konuda onlarca örnek üretebilir ve prensiplerini oluşturabiliriz. Mikro işletme dönemimden başlayarak günümüze kadar uygulamakta olduğum hesap mantığımın basite indirgenmiş bir örneğini paylaşmak istiyorum.

“Denge tablosu” adını verdiğim, her ayın ortalarında, bir önceki ayın performansının değerlendirmesi olarak yaptığım çalışmadan sonuçlar çıkarırım. Çok basit bilanço mantığı benzeri çalışmayla, “sadece iş içinde dönen değerleri” baz alarak; aktif tarafında kasa, banka, alacaklar, çek mevcudu, stoklar vb. işte dönen varlıklar (ki buraya işimizde kullandığımız otomobil, gayrimenkul vb. değerleri  yazmam, çünkü bunlar işin yapılması için gereklidir, elden çıkaramayız, çıkarsak işimizi çeviremeyiz) ve pasif tarafında ise borç niteliğindeki tüm rakamları yazarım. Aktif ve pasifi toplarım, aradaki farkı bir önceki ay farkı ile karşılaştırırım, çıkan sonuç ilgili ayın yaklaşık performansını gösterir. Bu çalışmaları da yasa gereği yapılan üçer aylık ara bilançolar ile sağlamasını yaparım.

Performansların toplandığı süreçlerde, işimin içinden dışarıya işimle ilgili veya iş dışında edinmek istediğim varlık alımı için kaynak aktarıp aktaramayacağıma bakarım. Duruma göre karar veririm. Böylece para ile ölçülebilen tüm süreçlerin kontrolüm altında olmasının neticesi olarak finans yönetiminde sağlıklı kararlar verildiği için sıkıntı yaşanması söz konusu olmaz.

İşletmeler hesap yapma mantığı ile yönetilirse ve elbette ki ekonominin kurallarına uyarlarsa, finansal bir sorun yaşanmayacağı kanaatindeyim. Mikro ve küçük işletmelerin gelişmesindeki engellerin başında, hesap mantığına sahip olunmaması kadar, işletmenin büyüklüğüne uygun ölçüde finansman bilgilerinin olmamasının da yattığını kabul etmemiz lazım. Bu noktada özellikle kredi konusunu değerlendirmekte yarar var. Kredi doğru kullanılırsa işletmeyi geliştirir, yanlış kullanılırsa zora sokar. Basit bir yakıştırma yapayım; yeşil taze biber yararlıdır, az acısı lezzete lezzet katar, çok acısı az miktarda tüketilebilir ama miktarı fazla olursa zarar verir. Kredinin acısı da fazla kullanılırsa zarar verir.

Genel kabul görmüş anlayışa göre;

➢ Kredi, yatırım için orta veya uzun vadeli olarak kullanılır.

➢ İşletme sermayesi olarak sürekli kısa vadeli kredi kullanılmaz. Ancak ödeme/tahsilat dengesinin kısa süreli olarak dengelenmesi gereken durumlarda kısa vadeli krediye başvurulabilir.

Bankalar birer ticari işletme olarak vadeli para ve hizmet satıyor, sattığı paranın vadesinde geri ödenmesini istemelerinin doğal hakları olduğunu kabul etmemiz gerekir. Biz iş insanları olarak, malımızı satın almak isteyen ancak ödeme gücü düşük/riskli müşterilere nasıl mesafeli yaklaşıyor ve ancak çok iyi fiyat karşılığında risk alarak mal vermeyi göze alıyorsak, bankalar da aynı felsefe ile kredi veriyorlar. Bankaların peşinde koştuğu müşteriler, müşterilerin peşinde koştuğu bankalar olduğunu görüyoruz.

Bu konularda yaptığım araştırmaları ve yorumlarımı da burada paylaşmak istiyorum.

Kütahya’daki banka şubeleri, mikro ve küçük ölçekli işletmeler için; büyüklüklerine, banka ile çalışma geçmişlerine, mali durumlarına, kredi limitine ve vadesine göre % 18’lerden bile fazla kredi faizi uygulandığı işitilmektedir. Bankaların yüksek faizli ve nazlı kredi vermelerinin gerekçelerini araştırdığımızda, karşımıza çıkan tabloyu iyi okumak lazımdır. Bu konuda banka yöneticilerinin bilgilerine başvurduğumda edindiğim bilgi ve izlenimleri kısaca not etmek istiyorum.

1) Bilanço ve gelir tablosundaki yetersizlikler:

– Bilançoların gerçeği yansıtmadığı, makyajlandığı yönünde algıları olduğunu düşünüyorum.

2) Finansman yönetimi bilgi ve uygulamalarının zayıflığı:

– İşletmelerin işi ile uyumlu finansman bilgisine sahip olmaması,

– Genel olarak teşvikler ve hibelerden (KOSGEB, TKDK ve Zafer Kalkınma Ajansı) yararlanmayı düşünmemek,

– Banka kredilerinin maliyetinin işine yükleyeceği yükü hesaplayamamak.

3) Öz kaynak yetersizliği, öz kaynak-dış kaynak dengesinin sağlıklı biçimde dengelenememesi,

4) Girişimci ruh ve bilgi eksikliği, içinde bulunduğu ortamlarda bilgili ve başarılı iş insanlarının azlığı, durağan olanların çokluğu,

5) Doğru yatırım kararı alamamak,

6) Kendi mali durumlarını gerçek anlamda bilememek:

7) Uzun vadeli düşünmek yerine, ‘günü kurtarma’ veya ‘anlık yaşama’ diyebileceğimiz bir yaklaşımın tercih edilmesi,

8) Bankanın parasını kendi parası zannetmesi,

9) Özel yaşantılara yapılan harcamaların gücünden  yüksek olması,

10) Kredi vadesinde kapatılamazsa, yapılandırmaya gidilerek kredibilitenin düşmesine ve dolayısıyla kredi notunun yani Kredi Kayıt Bürosu (KKB) notunun düşük çıkmasına neden oluyor. Bu durum, firmaların kredi kullanmalarını zorlaştırdığı için maalesef hoş olmayan sonuçlara katlanmak zorunluluğu oluşuyor.

11) Kredi ödeme planı:

– Kredinin hangi şartlarla ve hangi vadelerle ödenebileceğinin hesabı yapılamıyor.

12) Hatır çekleri:

– Bazı firmaların karşılıklı hatır çekleri kullandığı veya hatır çekleriyle çapraz kredi kullanımı yaptığı görülüyor. Bu zincirleme süreç içinde hatır çeki kullanan işletmenin ödeme güçlüğü yaşaması durumunda hatır çekini verenleri de olumsuz etkilediği görülüyor.

13) Olumsuz söylentiler ve dedikodular:

– Bir işletme sahibinin, başka bir işletme (rakip veya değil) sahibi hakkında veya sade vatandaşın yaydığı dedikodu ya da yakıştırmalar zarar veriyor olabilir, ama bunları önemsemeyin, yok farz edin, ciddiye aldıkça dozunu artırırlar. İşinize bakın, başarılarınız ile cevap vermiş olmanız kadar güzel başka cevap modeli yoktur.

14) Son olarak en riskli uygulama,  borcu borçla ödeme düşüncesi veya mecburiyetidir. Borcu borçla ödemek, felaketi erteleme ve borcu büyütmekten başla hiçbir işe yaramaz. Kesinlikle borcu borçla ödememek lazımdır.

Hesap yapma kültürünün geliştirilmesi, iş hayatında kurallara uyulması, daha dikkatli adımlar atılması, bankalarla olan ilişkilerin sağlıklı olarak yürütülmesi ile işletmelerin sınıf atlamasının mümkün olduğunu, yaşayarak öğrendim. Unutmayalım ki,  hem ilimizin hem de ülkemizin ekonomik  olarak gelişmesi, özlenen yaşam standardının elde edilmesi mümkün olacaktır.

Nafi GÜRAL

Kütahya Ticaret ve Sanayi Odası

Yönetim Kurulu Başkanı

YÖNETİM FELSEFESİ

Yılların kazandırdığı tecrübelerimi paylaşabilmek amacıyla kaleme aldığım bu satırlar, umarım okuyanlara yararlı olur.

Hayat ayna gibidir, yüreğinizde hangi duygu,  beyninizde hangi fikir var ise  yüzünüzde onu görür, onu yaşarsınız. Bu nedenle, yüreğinizi ve beyninizi önemseyin.  Bu iki faktörün, herkesin bildiği önemini burada  anlatmak gerekmez.

Madem yönetim felsefesini anlatacağız, öncelikle yöneteceğimiz  kurum yani şirket nedir? Anlamaya çalışalım.

“Şirkete hayat veren en önemli faktör, insandır”

Şirketin, ne anlam ifade ettiğini bilmek çok önemlidir. Şirket, canlı bir varlık değil, sadece bir semboldür. Ona hayat veren ise, insan faktörüdür.

Şirketine hayat verenler, ne kadar eğitimli, bilgili, iyi niyetli, çalışkan, başarma arzusu ile dolu, analitik düşünebilen ve lider vasıflarına sahip iseler, şirket de, o ölçüde güçlü, itibarlı ve başarılı olur. Onun için, değerli bir marka kendiliğinden ortaya çıkmakta ve bu değerli markadan tüm paydaşları da yararlanmaktadır.

Şirketi yönetenlerin,  neden bu göreve layık görüldüklerini anlamaları çok önemlidir. Özel sektörde, hiç bir yönetici, ahbap çavuş ilişkisi ile hatır için mevki sahibi olmaz. Layık olduğuna inanıldığı için, bulundukları mevkilere layık görülürler.

“Başarı, disiplinli ekip çalışması ile elde edilir”

Mevki sahibi olmuş yöneticiler de, kendilerine duyulan güveni boşa çıkarmayacak şekilde sistemli çalıştıkları gibi, alt kadrolarının da sistem içinde çalışmalarını sağlarlar. Çünkü bilirler ki, başarı disiplinli ekip çalışması ile elde edilir.

“Nelere dikkat edilmeli?”

  • Planlamaya önem verilmeli, işin gerektirdiği planlama yapılmalı. Bu konuda  yapılması gerekenleri  satır başları ile söylersek;
  • İş süreçleri yönetimi planlaması  yapılmalı, şöyle ki;
  • Yönetim organizasyon şeması yapılmalı,
  • Kurumsal yapı anlayışı ile  alt kadrolardaki  birim çalışanlarının ve süreç yöneticilerinin organizasyon şemasındaki görevleri, yetki ve sorumlulukları, uzmanların da fikri alınarak           belirlenmeli,
  • Şirket bünyesinde dâhili/harici iletişim ve haberleşme merkezi oluşturulmalı, tüm  gelen giden yazışmalar bu merkezden yönetilmeli,
  • Bütçelemeye, gereken önem verilmeli, uygulanması takip edilmeli,
  • Raporlamaya, gereken önem verilmeli. İdari (yönetsel)  raporlama  yapılmalı, teknik (üretim) raporlama takip edilmeli,
  • Hiyerarşi kurallarına uyum kuralları belirlenmeli,
  • Öneri sistemi oluşturulmalı,
  • Beyin fırtınası yapılmalı,

Burada belirttiğimiz satır başları, en ince ayrıntısına varıncaya kadar, yazılı kurallar haline getirilmeli. Süreçte görev yapacak ilgili sorumlulara, tebliğ edilmeli,  belirlenen  zaman aralığında, ilgili sorumluların kendi aralarında yapacakları süreç değerlendirme toplantılarına  müteakip, tepe yöneticilerinin katılacağı toplantıda süreçler değerlendirilmeli,

“Şef ne kadar başarılı ise, orkestra da o kadar başarılı olur”

Burada yazılanların yapılmasını talimatlandırmak,  uygulanmasını takip ettirmek, liderin görevidir. Unutulmamalı ki, Liderleri olmayan hiç bir kurumun ve kurum paydaşlarının gelişmesi mümkün değildir. Liderleri yoksa  şirketler ya yerinde sayarlar, ya da gerilerler

Lideri anlatırken, bir örnek ile misal verelim. Mesela bir orkestrayı örnek alabiliriz;

Orkestranın değeri, şefi ile ölçülür.

Şef, o orkestranın lideridir.

Şef, hiç bir enstrüman çalmaz, parça yorumlamaz.

Her bir orkestra elemanı, sadece kendi görevi kadar katkı sağlarken, orkestra şefi, eserin tamamını bilmek, orkestra elemanlarını ve yorumcularını elindeki çubuk ile  yönlendirilmekle sorumludur.

Şef, hiç bir zaman her hangi bir orkestra elemanının yaptığını yapmaz, yaparsa, zaten şef olmaz.  Unutulmamalıdır ki; şef ne kadar başarılı ise, orkestra o kadar başarılı kabul edilir.

“Lider, nasıl olmalı?”

Lideri biraz anlatmak gerekirse, “lider” demek, sadece otoriter olmak  demek değildir.  Otoriter yönetimin dayanağı, korku ve tehdit ortamıdır. Korku ve tehdit ortamında, kimse mutlu olmayacağı için, iş çıkmaz, adam yetişmez ve şirket gelişmez.

Lider, ekibindeki çalışanları  için bir güvence ve koruyucu olduğunu hissettiren, “hata benimdir, başarı çalışanlarımızındır” diyebilendir.

Lider, öğrenen, öğrendiklerini öğreten, özverili olan, örnek alınan  kişidir. Lider, yeni liderler yetişmesine ortam ve fırsat hazırlayandır.

Zanaatkârların, zanaatlarının püf noktasını öğretmemesi kötü bir örnektir, bu anlayıştaki zanaatkârlardan  lider olmaz.

Herkes lider olamaz, zira genlerinde yoksa, lider olmak istemiyorsa, lider olmak istese bile, kurallarını uygulamıyorsa, asla  lider olamayacağı  gibi, fırsat verilmezse, fırsat yakalayamazsa veya fırsatı kullanamazsa, yine lider olamaz.

“Kurumsal yapı olmazsa, başarı da olmaz”

Sadece şirketlerin değil, aileden başlayıp, devlet yönetimine kadar bütün kurumlarım kurumsallaşması ve lideri bulunması halinde ancak başarı elde edilir.

  • Kurumsal yapı olmazsa, başarı olmaz.
  • – Kurumsallaşmanın çatısında lider vardır,
  • – Lider olmak isteyenler, kurumsal yapıya sıkı sıkıya bağlı olmalıdır,
  • – Kurumsallaşmanın temelinde birey değil, ekip vardır,
  • – Ekibiniz ne kadar güçlü ise, başarınız o oranda artar,
  • – Kendinize güveniyorsanız, adam yetiştirip, yararlanırsınız,
  • – Kendinize güvenmiyorsanız, alt kadrolarınız dan korkarsınız, adam yetiştirmezsiniz,

Deniz kaptanlarından örnek vermek gerekirse, 3 kategoride kaptan vardır:

1- Kıyı kaptanı, yani kıyılarda dolaşan teknelerin kaptanı,

2- Açık deniz kaptanı, yani Marmara’da, Karadeniz’de ve Ege’de dolaşan kaptan,

3- Uzun yol kaptanı, yani okyanus geçen kaptan.

Kıyı kaptanına, kendisini geliştirme fırsatı vermezseniz, olduğu yerde kalır, açık deniz kaptanı olamaz. Aynı şekilde, açık deniz kaptanına fırsat vermezseniz, uzun yol (yani okyanus geçen) kaptanı olamaz.

“Kurumsallaşmanın önemi”

  • Kurumsallaşmanın temelinde, profesyoneller vardır. Profesyonellerin önemini reddedenler, kurumsal yapıyı reddetmiş olurlar

Kurumsal yapının temeli olarak;

  • Ekip çalışması,
  • Karar vermek değil, ortak karar alınması,
  • Katılımcı ve paylaşımcı ruha sahip olunması,
  • Çalışanların, kurumu ve yöneticileri benimsemesi,
  • Çalışanların mutluluğu,

En önemli faktörler olarak algılanmalıdır.

Kurumsal yapının temelini oluşturan profesyonel kimdir?

İş dünyasında en çok konuşulan konuların içinde “profesyonel yönetici” tanımlaması, önemli bir yer işgal eder. Peki, kimdir profesyonel?

“Profesyonel kimdir?”

Şirketini seven,

Çalışanlarına değer veren,

Kendine güvenen,

Muhataplarına güven veren,

Kendisini iyi yetiştirmiş,

İş bilen, problem çözen,

Mütevazi, makamını hazmedebilen,

Hedefleri olan, gerçekleştirebileceği hayalleri olan,

Bilgilerini daima güncelleyen, bilgilerini paylaşan,

İş ahlakı olan,

Saygı duyan, Saygı duyulan,

Hesap yapmayı bilen,

Sosyal aile yapısı ile örnek alınan kişiler,

İyi profesyoneldir, aynı zamanda liderdir.

“Profesyonelleri liderler yetiştirir”

Profesyonel kim değildir?

İşin cambazı,

Dün karar verip, bugün şirketini bırakan,

Fırsatını buldukça, “şapkamı alır giderim” diyen,

Ve saydığım profesyonelin özelliklerini taşımayanlar, profesyonel değildir, lider hiç değildir.

Bu kişiler, lider görmeden çalışmış, kendisini bir şey zanneden, başarı grafikleri zik zak çizen kişilerdir.

Kendi işlerini beceremeyen bazı profesyoneller, başarısızlıklarını, kendilerinde aramak yerine, “mazeret senaryoları” yazarlar. Bu kategorideki profesyoneller, yazdıkları senaryolarla, aslında, hem şirketlerine, hem de kendilerine zarar verdiklerini bile bilmezler.

“Çok çalışanlar, işini sevenler, azimli olanlar, iş hayatında yükselenlerdir”

İş hayatında yükselenlere bakarsak; çok çalıştıklarını, işlerini sevdiklerini, başarmaya ve yükselmeye azimli olduklarını görürüz.

BİRBİRİMİZDEN CESARET ALDIK

Geçtiğimiz günlerde iş hayatında bir takım çözülmesi gereken durumlar oluştu. Kütahya olarak da karşılaştığımız birkaç sorun vardı. Bu durumları incelerken, sorunların temelinde korkunun olduğunu gördük. Arkadaşlarımla bu konular üzerinde sohbet ederken dedik ki “korku, tüm yaşantımızda olduğu gibi iş hayatını da olumsuz etkileyen bir faktör.”

Burada şunu söylemek istiyorum. Hem yaşantımızda, hem de iş hayatında korkak değil, cesur olmalıyız. Ama cesur olmak derken sakın ola ki yanlış anlaşılmasın, cahil cesareti değil, bilinçli olarak cesur olmalıyız.

Peki, bu korku illeti başımıza nasıl  bela oldu? Araştırdığımızda göreceğiz ki korku ile ilk tanışma çocukluğumuzda, aile içerisinde ve çevremizde oluşmaya başlamıştır.

Biz öncelikle aile içerisindeki korku sorunlarını çözmeliyiz. Asla ve asla çocuklarımızı korku ile tanıştırmayalım. Çocuklarımızı korku ile terbiye etmek, okul başarısı için korkutarak yönlendirmek ve gelecek endişesi, korkuları edinmesine yol açacak yöntemlere  kesinlikle tenezzül etmemeliyiz. Aksi halde çocuklar, yetişme çağında korku girdabına kapılarak kimliğini ve kişiliğini bulmakta zorlanır ve hayat boyunca bu korkuların altında ezilir. Daha da önemlisi bunun genlerimize yerleşebiliyor olması. Genlerdeki korku ve cesaret olgusunu anlayabilmek için bazı coğrafi bölgelerimizin insan yapısını gözlemlersek, getirdiği faydayı veya yarattığı zararı kolaylıkla görebiliriz.

Aile içinde  eşlerin  birbirlerine asla ve asla korku salmamaları lazım. Bu korkular insanın hem sosyal hayatına hem de ekonomik hayatına yansıyor. Korkudan hiçbir şey elde edilemiyor. Elinizdeki gücü korku yerine sevgiye, hoşgörüye dönüştürebilmeniz halinde arzu edilen aile huzuru ve başarı elde edilebiliyor.

Kütahya’nın en önemli sorunlarından bir tanesi ekonomik anlamda yeterli miktarda gelişme olmaması. Bu gelişmeyi sağlayacak olanların KUTSO şemsiyesi altında toplanmış iş insanları ve Kütahya’da yatırım yapacak girişimciler olduğunu biliyoruz. İş insanlarımız hem kendileri, hem de şehrimiz için başarılı olmak zorundalar. Başarı çok sayıda faktör üzerine kuruludur. Bu faktörlerden bir tanesi de korkusu olmayan, cesur insan olmaktır. Eğer ruhumuzu korku sarmışsa, o korku ayağımızda pranga olur ve hareketimizi büyük ölçüde engeller.

Korkunun panzehirinin birlik olduğunu söyleyebiliriz. “Birbirimizden cesaret aldık” özdeyişini zaman zaman kullanırız. Gerçekten birlik olunduğu zaman korku yenilir, korkutan faktörler yok edilir. Eğer korkutan faktörleri yok edemezseniz, o faktörler artan bir etki ile size zarar vermeye devam eder.

Tüm bunları söyledikten sonra noktayı koymadan şunu bilmeliyiz.

Ne korkan, ne korkutan olmamalıyız.

Nereden gelirse gelsin, korkuya kapılmamalı, o korkuyu yok etmeye çalışmalıyız.

Korkarsak pısırık kalırız, eziliriz.

Korkutursak, korkutma gücünüz elimizden çıktığında bedelini öderiz.

Bahsettiğimiz cesaret, cahil cesareti değil, bilinçli cesarettir.

Ayağımız yere sağlam basmalı gözümüz zirvelerde olmalıdır.

Nafi GÜRAL

Yönetim Kurulu Başkanı

ÜSTÜN ZEKÂLILAR

Haziran ayı içerisinde Nafi Güral Fen Lisesi’nin yılsonu etkinliklerini ve Türkiye’nin pek çok ilinden Kütahya’ya gelerek robot yarışmalarına katılan yarışmacı öğrencileri izledim. Hepsinin ortak özelliğinin, normalin üzerinde zeki olduklarını düşünürken, aklıma üstün zekâlıların karakteristik özelliklerini araştırmak geldi. Araştırmalarımdan çıkan sonucu sizlerle paylaşmak istiyorum

A. Üstün Zekâlıların Farklı Düşünme Özellikleri

1 – Oldukça fazla bilgiye sahip olma ve bunları unutmama.
2- İleri düzeyde anlayış kabiliyeti. (Leb demeden leblebiyi anlama.)
3-Alışılmadık seviyede farklı konulara ilgi ve merak, çok soru sorma.
4- Lisan kullanımında, kelime hazinesi ve dil yeteneğinde üstünlük.
5- Hızlı düşünme, hızlı ilerleme ve sonuca çabuk ulaşma.
6- Esnek ve farklı düşünme.
7- Geniş çaplı sentez kabiliyeti.
8- Garip, alışılmadık ve farklı ilişkileri görebilme kabiliyeti.
9- Orijinal, ilginç fikirler ve çözümler üretebilme, yetişkinler gibi söylemler ve davranışlar
10- Genelleme yapma, sonuçları hissetme, soyut düşünme ve alternatifler üretme konusunda erken ve hızlı gelişme.
11- İnatçı, kararlı, hedefe dönük ve hatta bazen maceracı davranışlar
12- Disiplinli çalışma; bağımsız ve çoğu zaman isyankâr davranışlar.
13- Çabuk sıkılma, yapacak bir şeyler arama, boş duramama.
14- Kompleks, karmaşık şeyleri tercih etme; tartışmalardan zevk alma.
15- İlgi bekleme, onore edilmekten hoşlanma, çok konuşma.

B. Üstün Zekâlıların Duygusal Yönden Farklılıkları

1- Başkalarına karşı son derece duyarlılık. Düşünüleni çabuk hissetme.
2- Tuhaf bir mizah anlayışı. (Bu bazen başkalarını kırabilir veya rahatsız edebilir.)
3- Farklı olduğunu kendi hissettiği gibi başkalarına da hissettirmeye çalışma.
4- Küçük yaşta beliren bir idealizm.
5- Hissi derinlik, duygusallık.
6- Mükemmelcilik. (Dolayısıyla kendini ve başkalarını beğenmeme.)
7- Belli derslerde olağanüstü bir başarı gösterme.
8- Bilinmeyen, esrarlı konulara büyük bir alaka.
9- Yüksek bir konsantrasyon kabiliyeti, ciddiyet.
10- Başkalarının verdiği hükümlere pek aldırış etmeme.
11 – Tutku ile bağlandığı bir konuyu her yerde gündeme getirme.

C. Üstün Zekalıların Fizik ve Fizik Ötesi Duyular Açısından Farklılıkları

1- Duyularda (renkler, sesler, kokular vs. üzerinde) aşırı hassasiyet.
2- Fiziksel ve entelektüel gelişmede farklı bir ilerleme hızı.
3- Başarılı olamadıkları fiziki aktivitelerde yer almayı istememe, yarışmacı fiziki aktivitelerden kaçınma.
4- Güzel sanatlardan birinde gösterilen yüksek kabiliyet. (Belli bir eğitim olmasa bile.)
5- Fizik ötesi olayları düşünmeye yaşıtlarına göre daha önceden başlaması, felsefi tavırlar, garip düşünceler vb.
6- Şairane ifadeler, güzel ve edebi sözler.
7- Girişimcilik ve mücadele gerektiren konularda üretkenlik.
8- İç dünyasında derinlik ve bunun getireceği yalnızlık.
9- Teorik ve estetik değerlere önem verme.
10- Aşk, şevk, istek ve içten gelen gayretin yüksek düzeyde oluşu.
11-Sık sık düşüncelere dalma, hayal gücünün kuvvetli oluşu.

D. Üstün Zekâlıların Sosyal Açıdan Farklı Özellikleri

1- Kendi isteklerini yerine getirme ve kişilik konusunda erken gelişme.
2- Sosyal problemlere güzel ve doğru çözümler önerme.
3- Liderlik, grup kurma, ekip oluşturma ve yönlendirme.
4- Sosyal problemleri doğru teşhis edebilme ve anlayabilme,
5- Toplumun adalet, güzellik, doğruluk gibi yüksek ihtiyaçları ile ilgilenme.
6- Yüksek ahlaki özelliklere sahip olma
7- Yüksek düzeyde bir adalet duygusu.
8- Kendine güven, kararlılık.
9- Kendinden büyüklerle arkadaşlığı tercih etme.

Bunları yazarken, dost çevrelerimdeki bazı ailelerin, kendi çocuklarının, ailenin alışılagelmiş düzenine uymadıklarından, yaramazlığından, söz dinlememelerinden, kabına sığamamalarından şikayet ettiklerini hatırladım. Demek ki çocuklarımızın, ailenin rutin hayat tarzına uymayan davranışlarını iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Belki de üstün zekâlı olan çocuklarımızı keşfedemediğimiz için onların geleceklerini sorunlar yumağı haline getiriyor olabiliriz, zira üstün zekâlıların özel eğitim almaları gerekir.

Eğer çocuklarımızda üstün zekâ pırıltısı hissediyorsak, Milli Eğitim Müdürlükleri bünyesinde görev yapan RAM’dan (Rehberlik Araştırma Merkezi) yardım alabiliriz

Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay. Burada yazılanlardan daha kapsamlı bilgilere, internet üzerinden kolayca ulaşmak mümkün. Kim bilir, belki de çocukluk yaşını tamamlamış yetişkinlerimizin keşfedilmemiş üstün zekâ yeteneklerini bile keşfetmek mümkün olabilir.

Çocuklarımız sadece ailemizin değil, ülkemizin geleceği. Onların geleceklerini hak ettikleri biçimde hazırlamak boynumuzun borcudur.

Nafi Güral
Yönetim Kurulu Başkanı